Kuryelik Yaparak Nasıl BATTIM? (12 Saatlik Kabus ve -$100)
Gölge Şehir: Bir Toyota Corolla'nın İçinden Toronto Portresi
Bölüm I: Algoritmik Şafak ve Metalik Kafes
Sabahın beşi. Toronto henüz uyanmamış, Ontario Gölü'nün üzerinden yükselen gri bir sis, CN Kulesi’nin iğnesini yutmuş gibi görünüyor. Arabamın içindeyim; 2022 model gümüş rengi bir Toyota Corolla. Burası benim ofisim, yemekhanem, bekleme salonum ve en önemlisi, bu şehrin günahlarını dinlediğim o küçük, hareketli kabin.
Motoru çalıştırırken telefonumun ekranındaki o tanıdık mavi ışık yüzüme vuruyor. "Online" butonuna basmak, sadece bir uygulamayı başlatmak değil; görünmez bir patrona "hazırım" demektir. Yargıtay kararlarında ya da akademik makalelerde buna "çalışma süresi" deyip demedikleri benim için o an önemsiz. Benim için gerçek şu: Tekerlek dönüyorsa masraf yazıyor, dönmüyorsa zaman kaybediyorum.
Bu araba, dışarıdan bakıldığında Toronto trafiğindeki binlerce araçtan farksız. Ama bir sürücü için o, sürekli değer kaybeden bir varlık, bir gider kalemi. Forumlarda okuduğum hesaplamalar aklımdan hiç çıkmıyor. Bu Corolla’nın tekeri her döndüğünde, mili başına yaklaşık 45 ila 60 cent arasında bir maliyet sırtıma biniyor. Gazı, yağı, lastiği, sigortası... Her mil, cebimden düşen görünmez bozuk paralar demek.
Bir "ping" sesiyle irkiliyorum. Algoritma uyanık. Ekranda beliren ilk teklif: Scarborough'dan Downtown'a. Mesafe uzun, trafik yoğunlaşmak üzere. "Verimlilik Oyunu" (The Efficiency Game) başlıyor. Bu oyunda kural basit: Duyguları bir kenara bırak, sadece matematiğe odaklan. Lindsey Cameron’ın dediği gibi, biz sürücüler iki tür oyun oynarız. Şu an, sabahın bu saatinde, ben tamamen verimlilik peşindeyim. Müşteriyle göz teması kurmak yok, sohbet yok, sadece onu A noktasından B noktasına en hızlı şekilde, en az yakıtla götürmek var.
Yolcu arka koltuğa biniyor. Genç bir finansçı, Bay Street'e gidiyor. Kulağında AirPods, elinde kahve. Benimle konuşmuyor, ben de onunla. Aramızda görünmez bir "sosyal sınır" var. O beni bir şoför olarak değil, uygulamanın bir uzantısı olarak görüyor. Ben ise onu, günlük ciro hedefime giden yolda bir basamak olarak. Bu, işin soğuk yüzü. Arabanın içindeki hava, işlemsel bir sessizlikle dolu.
Trafik Gardiner Expressway üzerinde sıkışmaya başladığında, "Dinamik Fiyatlandırma" (Surge Pricing) haritasına göz atıyorum. Şehir kıpkırmızı kesilmiş. Bu kırmızılık, normalde tehlike anlamına gelir ama bizim için bir siren çağrısıdır. Algoritma bizi oraya, talebin en yoğun olduğu yere çekmeye çalışıyor. Eskiden bu haritalara körü körüne güvenirdim. "Şuraya git, daha çok kazan" diyen o dijital dürtmelere inanırdım. Ama artık tecrübeliyim. Oraya vardığımda kırmızılığın kaybolacağını, "serap görmüş" bir çöl yolcusu gibi ortada kalacağımı biliyorum. Bu yüzden kendi rotamı çiziyorum, algoritmayı manipüle etmeye, onun beni yönettiği kadar ben de onu yönetmeye çalışıyorum.
Bölüm II: Ekmek Teknesinin Görünmeyen Maliyetleri
Öğle saatlerine doğru işler yavaşlıyor. Arabayı Queens Quay yakınlarında bir gölgeye çekip motoru kapatıyorum. Burası, biz "görünmez sürücülerin" nefes aldığı yerlerden biri. Yanımda duran diğer araçta, camı yarı açık, yemeğini yiyen bir başka sürücü var. Göz göze geliyoruz ve hafifçe başımızı sallıyoruz. Birbirimizi tanımasak da aynı gemideyiz. Ya da daha doğrusu, aynı "batan gemide".
Elimde bir defter var. Telefonumdaki uygulamalar bana ne kadar kazandığımı söylüyor ama ne kadar "harcadığımı" söylemiyorlar. Reddit'teki o detaylı gider tablolarını hatırlıyorum. Bir sürücü, kazancını gerçekten anlamak istiyorsa kendi muhasebecisi olmak zorunda.
• Benzin: Galonu 3 dolar olsa, mili başına 10 cent.
• Amortisman: Arabam her kilometrede eskiyor, değeri eriyor. Mili başına 15-25 cent.
• Bakım, lastik, temizlik...
Topladığımda, uygulamanın bana gösterdiği o "parlak" rakamların aslında ne kadarının cebimde kaldığını görüyorum. Bazen, tam zamanlı çalışan birinin asgari ücretin altına düştüğünü hesapladığı raporlar aklıma geliyor. Uber veya Lyft, bize "kendi işinin patronu" olduğumuzu söylüyor ama aslında riskin tamamını biz üstleniyoruz.
Bu sırada telefonumda başka bir uygulama açık: Hopp. Toronto'da yeni yeni popüler olmaya çalışan, "daha etik" olduğunu iddia eden ama aslında tam bir kaos olan o uygulama. Forumlarda okuduğum hikayeler aklıma geliyor. Hopp’u açıyorum, sırf piyasayı yoklamak için. Bir çağrı düşüyor. Kabul ediyorum ama hareket etmiyorum. Bu, sürücüler arasında sessiz bir protesto, bir tür "hayalet sürüş". Hopp'un ücretleri o kadar düşük ve bekleme süreleri o kadar uzun ki, biz sürücüler onu sadece Uber’den iş gelmediğinde, "yedek lastik" olarak kullanıyoruz. Bir yolcunun Reddit'te yazdığı şikayeti hatırlıyorum: "Sürücü kabul etti ama 20 dakikadır aynı otoparkta bekliyor, iptal etmemi bekliyor ki iptal ücreti alsın". Bu, sistemin yarattığı bir çaresizlik döngüsü. Sürücü para kazanmak için sistemi "oyunlaştırıyor", yolcu ise ucuz yolculuk için bekliyor. Sonuç? Herkes sinirli, herkes mağdur.
Tekrar Uber’e dönüyorum. Hopp’taki bu kaos, Uber’in o kusursuz gibi görünen ama acımasız düzenini neredeyse özletiyor. Uber'de en azından kurallar belli, her ne kadar kurallar kasa (platform) lehine olsa da.
Bölüm III: Günah Çıkarma Kabini (İlişkisel Oyun)
Öğleden sonra, okul çıkışları ve işten erken çıkanlarla birlikte şehrin ritmi değişiyor. İşte şimdi, "İlişkisel Oyun" (The Relational Game) başlama zamanı.
Arabam artık sadece bir ulaşım aracı değil; bir sahne. Torpido gözünde naneli şekerler, arka koltukta şarj kabloları, hatta belki ruh haline göre değiştirdiğim bir Spotify listesi hazır. Bu, sadece bahşiş almak için yapılan bir yatırım değil; bu, insan olduğumuzu hatırlamak için oynadığımız bir oyun. Lindsey Cameron’ın araştırmasında bahsettiği o sürücüler gibiyim; arabamı bir "parti arabasına" ya da bir "terapi odasına" dönüştürüyorum.
Arka kapı açılıyor ve orta yaşlı bir kadın biniyor. Gözleri kızarmış, elinde buruşturulmuş bir mendil var. "Sadece sürün lütfen," diyor sesi titreyerek. İşte o an, direksiyondaki adam olmaktan çıkıp, anonim bir sırdaşa dönüşüyorum. Dikiz aynasından göz teması kurup kurmamak arasında gidip geliyorum. "Kötü bir gün mü?" diye soruyorum yumuşakça. Bu, kapıyı aralamak demek. Kadın anlatmaya başlıyor. Boşanma davasından geliyor. Yılların birikmiş öfkesi, hayal kırıklığı, korku... Toronto'nun o soğuk, beton binaları arasında kimseye anlatamadıklarını, hiç tanımadığı, muhtemelen bir daha asla görmeyeceği bu "Uber şoförüne" anlatıyor.
Bu araba bir günah çıkarma kabini. Buraya binenler, maskelerini kapıda bırakıyorlar. Çünkü ben onlar için "güvenli bir yabancıyım". Onları yargılamam, onlarla dedikodu yapmam. Sadece dinlerim ve onları gidecekleri yere bırakırım. Bir keresinde, işini yeni kaybetmiş bir adam bindi. İntiharın eşiğinden döndüğünü anlattı. Arabayı sağa çektim, sayacı durdurdum ve onunla 10 dakika konuştum. O an, bir algoritmanın yönettiği bir "gig worker" değil, bir insandım. O adam inerken elimi sıktı, "Teşekkür ederim, buna ihtiyacım vardı" dedi. O gün kazandığım 15 doların bir önemi yoktu; o "insani temas" beni doyurmuştu.
Tabii her hikaye bu kadar ağır değil. Cuma akşamları, King Street'ten aldığım sarhoş üniversite öğrencileri arabayı bir kulübe çeviriyor. Onların kahkahaları, gençlik heyecanları, arabamın içine sinmiş yorgunluğu bir nebze olsun dağıtıyor. Onlara su veriyorum, şarj kablosu uzatıyorum. Karşılığında uygulamada "5 yıldız" ve belki güzel bir yorum alıyorum. Bu yorumlar, bu dijital dünyada sahip olduğum tek "itibar" belgesi. Uygulamayı açıp o övgüleri okumak, "Harika sohbet", "Çok nazik sürücü" yazılarını görmek, bu yalnız işte bana devam etme gücü veriyor.
Bölüm IV: Yargısız İnfaz Korkusu ve Dijital Gözetim
Akşam trafiği, Toronto'nun damarlarını tıkayan bir kolesterol gibi yoğunlaşıyor. Don Valley Parkway (DVP) durma noktasında. Bu dur kalklar sırasında, aklımın bir köşesinde hep o karanlık korku var: Deaktivasyon.
Geçen hafta, en yakın arkadaşım Hasan'ın hesabı kapatıldı. Neden? Bilmiyoruz. Uber'den gelen tek bir e-posta: "Topluluk kurallarını ihlal ettiniz." Hangi kural? Hangi yolcu şikayet etti? Cevap yok. Hasan, yıllardır bu işi yapıyordu, 4.9 puanı vardı. Bir sabah uyandı ve işsizdi. İtiraz etmeye çalıştı ama karşısında bir insan bulamadı; sadece otomatik cevaplar veren botlar.
Bu sistemde biz, "suçlu olduğu kanıtlanana kadar masum" değiliz. Bir yolcu, sırf bedava yolculuk kapmak için "şoför sarhoştu" ya da "beni taciz etti" diye yalan beyanda bulunabilir. Ve algoritma, gerçeği araştırmadan önce bizi "infaz eder". Bu korkuyla yaşamak, boynunda görünmez bir iple araba kullanmak gibi. Her yolcu potansiyel bir cellat olabilir. Bu yüzden arabamda kamera (dashcam) var. Bu kamera, sadece trafiği değil, benim masumiyetimi de kaydediyor. Arabamın içini "sınırlandıran" uyarı levhaları asmak zorunda kalıyorum: "Lütfen kameraya dokunmayın", "Yiyecek yasak". Bu levhalar, benim savunma mekanizmam.
İngiltere'deki Uber BV v Aslam davasını okumuştum. Oradaki mahkeme, sürücülerin sadece yolcu taşırken değil, uygulamayı açıp bekledikleri andan itibaren "işçi" sayılması gerektiğine hükmetmişti. Çünkü Uber, bizim üzerimizde sıkı bir kontrol kuruyor: Ücreti onlar belirliyor, rotayı onlar çiziyor, performansımızı onlar puanlıyor. Ama bize gelince "bağımsız yüklenicisiniz" diyorlar. Yani, patronun yetkilerine sahipler ama sorumluluklarına (tatil parası, asgari ücret garantisi) sahip değiller. Toronto'da da durum farklı değil. Biz, özgürlük vaadiyle kandırılmış, algoritmik bir kafesin içindeki kuşlar gibiyiz.
Bölüm V: Toronto'nun Gece Silüeti ve Sınıfsal Uçurum
Gece yarısını geçti. Şehrin silüeti, CN Kulesi ve gökdelenlerin ışıklarıyla parlıyor. Bu ışıklar, uzaktan bakıldığında büyüleyici. Ama direksiyonun başından bakıldığında, o ışıkların her biri birer eşitsizlik abidesi.
Rosedale'in malikanelerinden aldığım bir yolcuyu, Scarborough'nun köhne bir apartmanına bırakıyorum. Ya da tam tersi; Jane and Finch'ten aldığım bir temizlik işçisini, sabahın köründe Downtown'daki o cam kulelerden birine götürüyorum. Benim arabam, bu şehrin sınıfları arasında bir asansör gibi çalışıyor. Zenginle yoksulu, hizmet edenle hizmet alanı birbirine bağlıyorum ama kendim hiçbir yere ait değilim.
Bir gün, "Upfront Pricing" (Peşin Fiyatlandırma) sistemiyle ilgili bir güncelleme geldi. Artık yolculuğun ne kadar tutacağını önceden görüyoruz ama Uber'in ne kadar kestiğini tam olarak bilemiyoruz. Eskiden %25 sabit komisyon vardı. Şimdi? Bazen yolcunun ödediğinin yarısını bile alamıyoruz. Algoritma, benim o işi kabul edeceğim "en düşük" fiyatı hesaplıyor ve bana onu teklif ediyor. Buna "algoritmik ücret ayrımcılığı" diyorlar. Yanımdaki başka bir sürücüye aynı iş için farklı bir fiyat teklif edilebilir. Bu, bizi birbirimize düşüren, dayanışmayı kıran bir sistem.
Yine de sürüyorum. Çünkü göçmen bir ailenin çocuğu olarak, ya da ülkesindeki diploması burada geçmeyen bir "aşırı nitelikli" birey olarak, bu direksiyon benim can simidim. Arabamın içinde İngilizce öğrenenler, sınavlarına çalışanlar, memleketine para gönderenler var. Bizler, Toronto'nun görünmez motorlarıyız.
Bölüm VI: Son Durak
Saat 03:00. Eve dönme vakti. Uygulamayı kapatıyorum ("Go Offline"). O an, birdenbire sessizlik çöküyor. "Ping" sesleri yok, harita yok, emir veren algoritmalar yok. Sadece ben ve Toronto'nun boş sokakları.
Bu gece kaç kişinin hikayesini dinledim? Kaç kişiyi evine, sevgilisine ya da yalnızlığına taşıdım? Bilmiyorum. Onlar beni hatırlamayacak. Ben onlar için sadece "Toyota Corolla'daki Sürücü"yüm. Beş yıldız verip geçecekler ya da vermeyi unutacaklar.
Ama ben onları hatırlıyorum. O ağlayan kadını, o umutlu göçmeni, o sarhoş üniversiteliyi. Benim arabam, onların hikayelerinin kesiştiği, kısa bir süreliğine de olsa hayatlarının birleştiği o kutsal alan.
Eve girerken, kapının önünde durup şehrin ışıklarına son bir kez bakıyorum. Bu şehir, milyonlarca hikayeden oluşuyor. Ve ben, o hikayelerin yazıldığı kağıt değilsem de, o kağıdı taşıyan rüzgarım. Yarın sabah, güneş doğmadan yine o metal kapsüle gireceğim. Yine "Online" olacağım. Yine "Verimlilik Oyunu" ile "İnsanlık" arasında gidip geleceğim. Çünkü bu şehir durmuyor ve ben de duramam.
Bu, benim Toronto'm. Işıltılı kulelerin gölgesinde, dört tekerlek üzerinde yaşanan, algoritmalarla çevrili ama özünde hala insan olan o derin, karmaşık ve yorucu hikaye.
Yazan: Muaz Turkyilmaz
Comments
Post a Comment